İLAHİ SÖZLEŞME(AKİT)
ALPERENGÜRBÜZER
Nasıl ki; beşeri münasebetlerde mukavele söz konusu ise, Yaratan ile yaratılan arasında sözleşme vardır ve haktır. Rabbül Âlemin ezeli ilmi ve takdiriyle insanı ruhlar âleminden âlemi bekaya (sonsuz âleme) doğru bir süreç yaşatacak bir şekilde yaratmış, dünya’yı da ezel ve ebed arasında köprü kılmıştır bu yüzden.
Allah-ü Teala ilahi sözleşme anlamında emaneti cansız dediğimiz dağ taş’a yüklemek istemiş, fakat bu emaneti yüklenmekten çekinip sorumluluğu üstlenmemişler, insan ise tereddütsüz kabül etmiş. Malum olduğu üzere camid statik, duran ve hareketsiz anlamında varlık demek. Yani cemadat derken cansız maddeler dağ, taş, toprak vs. akla gelir. Nebatat derken bitki, hayvanat derken; hayvan âlemi kast edildiği gibi… Bakın hareketsiz sandığımız dağların hareketsiz olmadığını bildiren Kur’anı Mucizül Beyan asırlarca önce bize nasıl haber veriyor: “Sen dağları görürde onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu herşeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.” (Neml suresi ayet 88).
Yine Rabbül Âlemin; “ Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) buyurarak ilahi sözleşmenin gereği olarak tefekküre davet ediyor. Gerçekten de dağları durur gibi zannederiz, oysa onlar hem hareket halinde hem kolon görevi yaparak dengeyi sağlar, hem de dünyamızın direkleridirler. Söz konusu denge olmasa dünya her an, her saniye depremlerle çalkalanıp dururdu hep. Öyle ki; dünyamız kendi ekseni etrafında 23,5 derecelik eğimle yirmi dört saat dönerek bir günün dengesi gerçekleşiyor, aynı zamanda namaz vakitlerimiz belirleniyor. Eğer dünyamızın eğikliği 25 derece olsaydı kutuplardaki buz kalıpları birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tüm denizleri buz kaplardı. Şayet eğim 22 derece olsa bu sefer de kutuplardaki buzlar, ekvetora yakın kısımlar hariç, avrupayı bütünüyle buzlar kaplardı. Hakeza dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız bitip tükenmek bilmeyen fırtınalardan geçilmeyecekti. Peki, dünyamız, 20 saate dönmesini tamamlasa ne olurdu? Olacak olan malum dünyamızın dengeleri altüst olarak kuraklıktan kırılıp hayat imkânı olmayacaktı, yani bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktık. Demek oluyor ki; tüm bu ayarlamalar ve muazzam düzen, ilahi sözleşmeye uygun tarzda dizayn edilmiş. O halde bizi dünyada denge içinde tutan Rabbimize ne kadar şükretsek az.
Galaksilerin oluşumu dünyamızın oluşumu kadar uzun sürmüyor. Dünyamızı teşkil eden kıtalar milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, galaksiler altı saniye gibi kısa bir an diliminde var oluyorlar. Fizik bilginleri bu durumu bing-bang, yani büyük bir patlama ile gerçekleştiğini açıklamaya çalışıyorlar. Hatta zaman dediğimiz olguda patlama ile vücuda gelen bir başka varlık boyutu. Öyle anlaşılıyor ki her şey Kün (ol) emriyle kodlanmış. Allah (c.c) ; “ O’nun işi birşeyi istedimi ona sadece ol demektir, hemen oluverir.” ( Yasin suresi ayet,82) beyan buyurarak, kıyamet gününde de ‘kün’ emriyle dirilişe geçeceğimizi haber veriliyor şimdiden. Bing-bangla galaksiler ve zaman nasıl ki biranda yaratıldı iseler insan da aynen büyük patlama (kıyametin kopmasıyla) ile ilahi program ve ilahi sözleşme gereği dirilecek elbet.
Malum olduğu üzere farklı ısı merkezlerinden hava akımları oluşarak rüzgârın oluşumu gerçekleştirilir. Öyle plan ve proğram sözkonusu ki; yılın her günü ayrı ayrı cephe sistemleri ile donatılmış ve her yönden rüzgârlar esebiliyor. Esen rüzgâr bunlarla yetinmeyip bitkilerin döllenmesinde polenlerin taşınmasına aracılık yapıyor da. Evrende harikulade bir matematiksel hesap var ve bu hesap aksamadan belli bir proğram dâhilinde ilahi sözleşmeye uygun olarak işliyor her an. Bu işleyişten anlamlar çıkartılarak Allah’ı hatırla denilmektedir. Ki, Kur’anda rüzgârla ilgi ilginç sırları vurgulayan ayeti kerimede geçen; “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır”(Casiye suresi ayet–5) buyruğu yaratanı hatırlatmaya yönelikdir. Bilim adamları dünya kabuğunun başlangıçta yekpare, yani bitişik olduğunu, konveksiyon akımları ile arz kabuğunda kırılmalar ve çatlaklar oluşarak birbirinden ayrıldığnı belirtiyorlar. Böylece yapışık olan yeryüzü bu kırılmalarla kıtaları doğuruyor ve dünya haritamız son şeklini alıyor böylece. Hala incelendiğinde çatlakların izlerini görmek mümkün… Kur’an dünya haritasının oluşumunu şu ayetle işaret ediyor: “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” ( Tarık suresi ayet:12).
Bu arada Dünya dönmeye devam ediyor, hakeza devran da dönüyor ve bu yüzden sözleşmenin gereğini yapanlara Rabbimiz adeta; Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar. Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler (Nahl,32) beyanıyla yüreklere su serpiyor. Cennette zaman ve ağırlık ivmesi olmadığından enerjiye de ihtiyaç olmaz. Fakat dünyada yer çekim ivmesi ve eylemlerimiz gereği enerji gerektirir. Dolayısıyla bedenimizde yıpranma söz konusu olup, vakti geldiğinde dünya hayatımız sona eriyor. Kur’an da; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15) diye ayetde geçen sidretül münteha ile yaratılış ve mekânlar arasındaki sınıra vurgu yapılıyor. Peygamberimiz Mirac’a yolculuk yaparken sidretül münteha’ya geldiğinde Cibril Emin; ben ancak buraya kadar gelebilirim, bundan ötesine taşamam diyerek Allah’ın izniyle peygamberimize mekân ve zamanın ötesine geçme imkânı tanınmıştır. Yani maddi boyutun ötesine İlahi izinle geçerek miraç gerçekleşmiştir.
Sekiz adet cennet var. Bunlardan Cennetü’l Meva, maddi sınırın bittiği yerden başlar. Derken İlahi sözleşmenin tüm evrelerinin bittiği noktadan sonra ebedi hayatın ilk basamağı olan Cennetü’l Meva’ya adım atarız.
Allahü Teala Cennetten bahsederken “Altından ırmaklar akan cennet” diyor, dikkat edin içinden ırmaklar akan cennet demiyor. Irmağın altından akması tam manasıyla fiziki gerçeği ortaya koyuyor. Ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığını anlamlandırmak için altından akan ırmaklar ifadesi en doğru olarak ifadelendirilmiş. İçinden geçen ırmaklar akan cennet söz konusu olsa idi çekim ve ağırlık söz konusu olacaktı ki, bu durum zaten dünyamıza mahsus fiziki bir olay. Rabbül Âlemin narin ve zariflik gereği vaad edilen ‘altından akan ırmaklar’ diye tanımladığı cenneti en iyi şekilde donanımla donatarak ilahi sözleşmenin gereğini yerine getirenlere hediye olarak sunacaktır. Âlemler kâinatın açılan sayfaları ve bu sayfalardan biride cennettir. Ölümsüzlük üzerine dizayn edilmiş cennet yurduna varana ne mutlu. Ölümlü dünya ile ölümsüz cennetin farkını gravidasyon (çekim) kavramı ile aralamaya çalıştık ancak, sonrası bilgimizin ötesinde ve bizleri aşar.
Demekki; Birinci sözleşme Elest-i bezminde Allah’ın Kıyamete kadar gelecek ruhlara;
—Ben sizin Rabbiniz değil miyim? İlahi hitabı karşısında ruhların;
—Evet, Rabbimizsin demesiyle gerçekleşmiştir. Topraktan geldik toprağa gideceğiz hep söyler dururuz. Ancak cansız sandığımız toprak nasıl olurda can vermeye vesile olup Allahü Teala ile sözleşme yapabilir kıvamına geliyor tarzındaki soruların üzerinde kafa yormuyoruz. Beyin jimnastiği yaptığımızda ya da bilimsel çalışmalar göz attığımızda görülecektir ki; toprakta eksi (-) değerlerde karbon ve azot molekülleri vardır. DNA’ da da eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzen var. Şimdi diyebilirsiniz ki ne alakası var toprağın DNA molekülleri ile ilgisi. Toprağı incelediğimizde oksijen, fosfor ve hidrojenin, eksi değerli karbon ve azotla birleşip pekâlâ insan bedenini oluşturabilirler. Yeter ki DNA’ daki şifrelere ‘ol’ emrini veren ilahi güç olsun. Nitekim Allah(c.c) “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun23-12) ve yine Ayeti Celile de ; “’..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37 ayet11) diye beyan buyurmakta.
Ayetlerden de anlaşılacağı üzere Rabbül Âlemin Hz. Âdem’in yaratılışında eksi değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı gözler önüne seriyor ve ateistlerin iddia ettikleri ‘canlı canlıdan çıkar’ tezini çürütüyor böylece. Cansız gibi görünen şifreler bir anda ‘ol ‘ emri ile canlılık kazanabiliyor. Ateistler Havva annemizin Âdem’in eğe (us) kemiğinden yaratıldığını da anlayamazlar. Oysaki moleküler biyolojinin ortaya koyduğu genetik bilgilere baktığımızda, genetik şifreleri adeta barkoddan geçirerek yazgıya çeviren sadece kemik iliği hücresi olduğunu görürüz. Bu yüzden genetik laboraturlarda uygun şartlarda kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamda tekrardan üretilebiliniyor, hatta asıl şifreler açılabilse bir insan yazgısı kayda geçilebilir bile.
Eğe kemiği insan kaburga kemiklerini ihtiva eder. Nasıl ki artı (+) değerli iken karbon ve azot ölü (cansız), eksi (-) değerde iken toprak canlılık kazanıyorsa, aynen öyle de genetik şifrelerini yazgıya geçirebilen kemik hücreleri de ‘ol’ emri olmaksızın cansız halde olup ne zaman ki Allah’ın ‘ol’ emri devreye girer o zaman ancak yazgı gerçekleşir nihayet. Toprak canlılık kazanıyor da Âdem’in kaburga kemiğinden hayat bulan Havva neden yaratılmasınki. Allah herşeye kadirdir çünkü. İşte Havva’nın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde gizli. Şifreleri çözemediğimiz halde şifrelerin varlığına inanırız ama iş ilahi sözleşmeye geldiğinde kendi kendimize acaba der, ya ihtiyatla karşılarız, ya da Allah korusun inkâr ederiz. Oysa kulun Rabbi ile ezelde yaptığı sözleşme şifre niteliğindedir.
Bir çocuk yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla karekter kazanır. Ancak genetik dünyada ki hızlı gelişmeler üreme olayının hiçte kolay olmadığını gösteriyor. Bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendinde eksik kalan genetik şifreleri ya da kartları açacak yaklaşık 250 milyon adet sperm hücresinden birini bulması gerekir. Oysa bu durum normal biyolojik kurallar çerçevesinde analiz edildiğinde mümkün gözükmüyor gibi. Dolayısıyla erkekten gelen yaklaşık iki yüz elli milyon sperm hücrelerinden sadece bir tanesine, ovaryumun eksik kartlarını tamamlattıran bir gizli varlığın ‘ol’ emrini ister istemez akla getiriyor. Ve bu noktada ilahi hitap bizlere : “ …..Hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz …..” (Fussilet suresi ayet 47) ayeti kerimesini hatırlatıyor. Matametiksel olarak konuyu açıklamaya çalıştığımızda ovaryum hücresi insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyıp, yani mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup insanda mevcut bulunan 46 kromozom içerisindeki karakterleri 23 kromozoma kodlar. Babanın sperm hücreleri de 30.000 tane karışık şifrelerden oluşan kartları ihtiva eder zaten. Ancak babadan gelen 250.000 sperm hücresi, anneden gelen bir ovaryumun (yumurta hücresinin) etrafına kalabalık bir ordu misali üşüşerek döllemek için etten duvar oluyorlar adeta. Bu noktada akıllara durgunluk veren olay hiç şüphesiz bunca sperm hücrelerinden dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdiripte kendi kartlarını çözecek sperm hücresini bulup nasıl döllenmeyi gerçekleştirdiği husustur. İşte bu noktada Allahü Teala; bu akıl almaz bilmeceyi ancak irademle olabileceğini bildiren ayetin esrarını ortaya koyuyor önümüze: “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahid olmadığını arzederiz derler” ( Fussilet ayet 47) buyurarak döllenmenin basit bir olay olmadığını ilan ediyor böylece. Kıyamet günü dirilişimiz Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen suyun kırk gün müddetle yeryüzüne sağanak sağanak yağmur misali yağacak ve akabinde insan kökü sayılan us kemiği kırk gün içinde boy atıp vücut bulacak. Bu arada İsrafil de içinde bütün mahlûkatın bulunduğu sura üfürünce her ruh kendi cesedine girip neşvü nema bulacak. Evet! Allah insanı bir damla sudan halk etti, ahirette de ilahi sözleşmenin gereği dirileceği şüphe götürmez.
Mevla’mız, Ana rahminde dokuz aylık embriyonik safhalarla kulunu kendisini tanıyacak şekilde donatarak, adeta bunları sana lutfettim o halde gereğini yap diye ikinci akitleşmemiz sağlanmış. İşte insan embriyosunun geçirdiği safhalarının varlığını ortaya koyan ayette Yüce Yaratan: “…Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer suresi ayet: 6) beyan buyurarak kendisini hatırlatacak donanımlara dikkat çeker.
Bilindiği üzere hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden de organlar oluşur. İşte bu değişim evreleri, ayeti kerimede üç karanlık aşama olarak zikredilip bu embriyonik evrelerin birincisinin hücre aşaması, ikincinin doku aşaması, üçüncüsünün ise organlar safhası olduğu açıklanmıştır. Bu dönüşüm evrelerine embriyonun geçirdiği mikro hayat süreci diyebiliriz. Bilindiği gibi sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle zigot oluşur. Zigotun bölünerek blastula, morula ve gastrula gibi aşamalardan geçerek embriyoyu oluşturur. Kelimenin tam anlamıyla embriyo zigotun bölünüp değişkliğe uğraması neticesi ortaya çıkan safhadır. Yani Kur’anın işaret ettiği üç karanlık safhanın ana başlıklarının detayları bilimsel çalışmalarla tespit edilerek değişik isimler altında sınıflandırılmaktadır. Belli ki embriyolojik gelişimde planlı ve proğramlı bir ölçünün olduğu gün gibi aşikâr. Bu aşikârlık birnevi Allah’ı hatırlatmanın sözleşmesi gibi düşünülmelidir. Çünkü anne karnında yüzyirmi günlük iken cenine ruhu emdiren O’dur. Zira ruhun vücutla ünsiyeti ana rahminde buluşmasıyla maddi safhası başlamış oldu, hatta insana kalp, akıl, fikir, hafıza, şuur, sevgi vs. verilerek hayvanla aramızdaki fark belirlenip insani özelliklerimizin hatırlanması istendi. Bizden istenen kul olmak, buluğa ermekle zaten yükümlü sayılıyoruz, bu yüzden akıl-baliğe erişmeyipde ölenlerden hesap kaldırıldı. İslam davetiyle karşılaşmayanlar ya da duymayanlarda öyle, ama yine de araştırmayanlar mesuldürler.
Rasulü Ekrem (s.a.v); Her doğan çocuk İslam fıtrat üzere doğar. Ne var ki anne babası onu ya Yahudileştirir, ya Hiristiyan yapar ve Mecusiliği aşılar, aynen hayvanlarda olduğu gibi. Hani bir hayvan bütün azaları derli toplu bir halde doğar fakat insanlar onun ya burnunu keser, ya kulağını deler, ya da kısırlaştırır. Böylece hayvan başka bir şekle girer (Buhari). Yine Kutsi hadiste; Ben bütün kullarımı bana kulluk etsin diye yarattım, fakat onlara şeytanlar geldi, kendilerini dinlerinden uzaklaştırdılar (Müslim).
İnsanın üçüncü ilahi mukavelesi ise; Allah insana fıtratıyla yaptığı anlaşmaları yeniden hatırlatacak peygamberler göndererek yapmış ve kulu sorumlu kılmıştır. Bütün bunlar kıyamet günü duymadık, bilmedik itirazına mahal olmasın diye bir dizi akit sürecinden geçirilerek, bu durumda itiraz şansımızın kalmadığını anlamak için olsa gerektir. O sözleşmeleri hatırlamasak bile inanmak tek başına yeterli kriter zaten, biz unuturuz ama Kader-i İlahiye de herşey saklı. Zaman, mekân bizim içindir, sınırlı varlığız çünkü. Allah zaman ve mekândan münezzehtir bu böyle biline. Bundan dolayı unutmak Yüce Yaratan için geçerli değildir, andımızın gereğini yapmakla mükellefiz.
Allahü Teala;
Ey Rasulüm! Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak: ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlarda: Evet sen bizim Rabbimizsin dediler Şahitlik ettik ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, bizde onlardan sonra gelen bir nesildik, onların izinden gittik. Batıl’a dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksiniz? Şeklinde küfrünüze mazaret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık (A’raf 172–173) buyurdu. Hz. Ömer (r.anh) bu ayeti kerimeyi Allah Rasulü’nün dilinden şöyle beyan buyuruyor:
Allah Âdem’i yarattı, sonra Âdem’in belinden zürriyetini çıkardı ve bunları cennet için yarattım, onlar cennetlik amelleri işlerler. Sonra tekrar Âdem’in belinden bir grup zürriyetini çıkardı ve bunları cehennem için yarattım, onlar cehennemliklerin amellerini işlerler buyurdu. Dinleyenlerden:
—Ya Rasulullah! Durum böyle ise biz ne için amel ediyoruz?
Rasulü Kibriyaa Efendimiz (s.a.v):
—Allah bir kulu cennet için yaratınca kendisini cennetliklerin ameli ile meşgul edip ölünce cennete girer. Allah bir kulu cehennem için yaratınca cehennem ameli ile başbaşa bırakır, kul ölünceye kadar bu hal üzere gider ve ölünce cehennem girer.
Allah’ı tanımakta ısrar edenler gaflet ve cehaletini isbat etmiş oluyorlar aslında. Fakat ölüm şoku inkârı ortadan bertaraf edecek elbet. Elest-i bezm’inde verilen sözle imanın temelleri atılmıştı zaten. Bu sözle insan dinin merkezine yerleştirildi. Öyle ki; Allahü Teala; Ben hiçbir yere sığmam Mü’min kulumun kalbine sığarım beyan buyurarak insan övgüye layık görüldü. Fıtratımıza kodlanan imanı nesillere taşımalı önce kendimiz, sonra aile, daha sonra toplum ve en nihayet tüm insanlık kurtulsun. Evet! İman çok mühim… Rasulüllah (s.a.v); Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. İman hariç hiç bir ameli yoktu. Bu adam aile efradına:
—Öldüğüm zaman beni yakınız, kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız diye vasiyette bulundu. Vasiyet yerine getirildi. Allah Rüzgâra:
—Dağıttığın tozları topla buyurdu. Rüzgâr emrin gereğini yapıp tozları huzuru ilahiye’ye getirdi. Hak Teala Adama:
—Neden böyle hareket ettin?
Adam:
—Senden hayâ ettiğim için Ya Rabb! Diye cevap verdi. O zaman Allah’ü Teala:
—Bende seni mağfiret ettim buyurdu (Buhari).
Yine Ashaptan Hakim b. Hizam.
—Ya Rasulüllah! Ben cahiliye devrinde yaptığım iyiliklerin karşılığını görecek miyim diye sordu.
Efendimiz (s.a.v);
—O iyiliklerin karşılığı olarak Müslüman oldun ya şeklinde anlamlı cevab verir.
Velhasıl, ilahi sözleşmeye uygun son nefese dek yaşamak zorundayız, şayet ebedi hayat tasamız varsa.
ezan vakitleri Bir başka vakti.com sitesi