Ana Sayfa » Genel » Tefekkür mü Eylem mi?

Tefekkür mü Eylem mi?

TEFEKKÜR MÜ EYLEM Mİ?

ALPEREN GÜRBÜZER

Eylem; tahrik edici bir kelime olup daha ziyade hissiyatlara hitap ediyor. Bizim toplumumuzda özellikle her dönem damgasını vuran bir şiddet canavarı. Tefekkür ise sanki bu topraklara hiç uğramamış. Kendi geçmişini bilmeyen bir millet tefekkürü nasıl bilsin ki. İşte yüzyıllardır bizi biz yapan kavram, ama biz bizi unutmuşuz bir kere.
Dünyamız enbiyanın soluğu ile kültürü, tefekkürü ve medeniyeti tanımıştı. Hatta hala insanlığa büyük çapta yön veren yine bizi biz yapan mukaddes kitaplarımız, bu böyle biline.
Hiç şüphesiz İslam sosyal hayatın bütününü kuşatan âlem şümul bir din. İslam’ın nassları başta Allah Resulü olmak üzere binlerce gönüllüsü tarafından uygulamaya geçirilerek yaşanan ve yaşanması gereken din’in ne olduğu ne olması gerektiğini önceden cümle âleme bildirilmiş zaten. Nitekim İbn-i Haldun; İslam kavimleri bedevi idiler ve İslam’dan sonra hadari ümrana, medeniyete yönelmişlerdir buyurarak meseleyi net bir şekilde ortaya koymuştur.
İnsanlık bedevi hayat içinde kıvranırken, vahyin soluğu adeta bir güneş gibi doğarak imdadımıza yetişmiştir. Böylece İslamiyet; çöle inen nur misali vahşiliğin yerine medeniliği ön plana almıştır. Zira alışılmış kalıplar biranda yıkılarak yerine huzur gelmiştir. Resulüllah(s.a.v) bu hususta çok daha önceden; Bedeviliği bırakın medeni olun ihtarını yapmıştı bu yüzden.
Dinimiz, ifrat ve tefritten kaçınmamızı öğütler. Yani, itidal olanının tercih edilmesiyle birlikte İslam’ın ta baştan dünya sathına yayılmasını sağlamıştır. Aşırıya kaçma veya tam tersi uzlete çekilmek hali, İslam’a yarar yerine zarar vermiştir hep. Allah Resulünün âlemlere rahmet olarak gönderilmesi buyruğundaki espri buna işarettir. İfrat hareketleri İslam’ın yapısına uymadığından dolayı orta yol takip etmenin sayısız faydaları olduğu görülmüştür. Şöyle ki; Hudeybiye anlaşması görünürde Müslümanların aleyhineymiş gibi bir ahitname olmasına rağmen, itidal siyaseti izlenmesi sayesinde sonradan inananların lehine dönüşmüştür. Peygamberimizin bu akıl dolusu siyaset izlemesinde zihinlerimize nakşetmemiz gerekenin; İslam’ın daha çok huzur ortamlarında genişleyebilen, kanatlanabilen ve ötelere taşabilecek elastikiyete sahip bir din olduğu gerçeğidir. Zira bütün peygamberler emri yüklendikleri dinin ilahi kaynağından aldıkları güçle insanlığın beyin ve vicdanını harekete geçirebiliyorlardı öteden beri.
Demek ki hürriyet, gergin ortamlardan ziyade huzur ortamların kavramıymış meğer. Nitekim savaş dönemleri kitlelerin hürriyete susadığı, barış dönemleri ise ilim ve tefekküre yönelmenin habercileridir. Kuvvet metoduyla İslam’a gelmeyip de barış ortamında Kur’an hakikatine teslim olan çok sayıda örnekler mevcut. Mesela Halid(r.a) bunun tipik bir misalidir.

Bütün bu gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki; İslam’a hizmet yolunda verilebilecek en büyük destek, baskıcı zorlayıcı ve şiddet hareketlerinden uzak bir strateji izlemektir. Madem medeniyet vahşet ve iptidailikten(ilkellikten) kurtulmak demek, o halde tefekkür biricik metodumuz olmalıdır.
Kaba kuvvetle İslam’ın yayılacağını sananlar, kendi vehimlerini gerçekmiş gibi lanse ettiklerinin farkında bile değiller. Oysa İslam’ın yayılabilirliği oran itibariyle itidal(orta yol) ağırlıklı bir siyaset izlemekle mümkün gözüküyor. Eylemci tavırlar çevreye habire korku salmakta. Hatta onların fetişizmi uygulamaları yüzünden zihinlerde korkulacak bir din yer etmeye başlıyor. Tabi bu durum daha çok emperyalist güçlerin işine yaramaktadır.
Radikal grupların eylem varı hareketlere tevessül etmekle İslam’a hizmet etmiş olunmuyor. Bilakis dış güçlerin emellerine yardım etmekten başka ne işe yarıyor ki. Batılıların ikide bir pişirip önümüze boza misali koyduğu Fundamantelist İslam, İslami Hareket, Devrimci İslam vs. gibi etiketleri bazı gruplara yamaması veya benimsetmesi hep bu izledikleri siyasetin gereğidir. Böylece kitlelere İslam’ı şiddet olarak algılatıp, ondan uzaklaşması sağlanmaktadır. İşte İslam dünyasında izlenen oyun bu, tutar tutmaz onu bilemeyiz, ama bu strateji tüm hızıyla devam etmekte. O halde yapmamız gereken bu oyunu boşa çıkartacak akıl dolu bir hamlenin devreye girmesini sağlamak olsa gerektir. Nasıl mı? Önce eylem varı hareketlerden uzak kalmak, sonrada müessesleşmeye, ilme ve tefekküre yönelik sivil toplum inisiyatifimizi ortaya koymakla başarabiliriz. Gerçek manada eylem sevgide. Yani sevmek bir eylemdir. Öyle ki sevgiye giden yollar kapalı olsa da maşuk ferman dinlemez. Hatta ölümlerin en yücesi olan kefenimizin beyaz gelinlik olarak giymektir sevgi. Beyaz örtü siyah leke kaldırmaz çünkü.
Ortadoğu da birtakım Humeyni, Kaddafi ve Saddam gibi despot liderlerin İslam’la özdeşleştirilerek işte İslam budur dedirttirilmeye çalışılıyor. Oysa sürekli oynanan bu filmi çok kere izledik. Dolayısıyla bu tür örnekler İslam’a mal edilemez. İslam tarihi süreç içerisinde incelendiğinde kuvvetler dengesinin dizginleri elde tutulduğu görülür. Müesseseleşmeye yönelik adımlarda huzur ve sükûnun sağlandığı devirlerde kitleler hep vahye koşmuşlar.
Bakın Bediüzzaman Said-i Nursi; “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” diyor. Üstat iknadan söz ediyor, kaba kuvvetten söz etmiyor. Üstelik Bediüzzaman’ın hayatı hep çilelerle geçmiş, mahkemelere girmiş çıkmış, kendisine her türlü hakaret yapılmış fakat o bir kerecik olsun mensuplarına karşı eylem davetiyesi dilinden sadır olmamıştır.
O hep aydınlık halkasını ilim ve tefekkürle genişletti. Tabir caizse O’nun eylemi fikirdi, kaba kuvvet değildi. Bugün ise o’nun en keskin düşmanları bile sonunda Said-i Nursi’yi kabul etmek zorunda kalmışlardır. Demek ki; kazanan baskıcı, dayatmacı ve zulüm siyaseti değil, kazanan ilim ve tefekkürdür. Onun için ifrat ve tefrit hareketlerinden uzak kalarak itidal siyaseti kabulümüz olmalı.
Politize olmuş hareketler çoğu kere İslam’a balta vuruyor. Çünkü bugünkü politik arena Makyavelizm’i örnek almıştır. Bugünkü siyasi kirliliğin temelinde Makyavelizm’in izleri yatar. Bundan dolayı Bediüzzaman; siyasetin şerrinden Allaha sığınırım demiştir.
Politikada değerler rafa kaldırılmış, yerini kazanma hırsı, alavere ve dalavereliğe bırakmıştır. Politik kirlilik eylem varı grupların türemesine sebep olmakta. İdeal manada siyaset söz konusu olmayınca ortalıkda leş kargalarının cirit atması kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkıyor. Böylece politik elbise giymiş gruplara bakarak işte İslam bu diye takdim edilmesi ile karşı karşıya kalıyoruz. Oysa İslam kendine has bir dindir. Hiçbir grup onu temsil edemez, etmeyecekte. İslam’a ancak ve ancak hadim olunabilir her şartta.

Osmanlı Nizamı âlem anlayışının yerine kuru cihangirlik misyonu üstlenmiş olsaydı değil altı yüzsene yüz seneyi bile geçmeyen bir tarihe haps olacaktı. İşte Moğol kasırgası bunun en tipik bir misalidir. Moğollar yüz seneyi geçmeyen bir hükümranlık kurabildiler ancak. Cengiz gibi yıkıcıların medeniyet misyonundan bihaber serdarların kuru kavgayı şiar edinmeleri insanlığa zarar verdiği gibi kendilerini de tarihin harabelerine gömmüşler, hiçbir zaman gerçek manada devlet olamamışlardır. Ülkeleri kasıp kavuran, taş üstüne taş koymayan yıkıcı tefekkür düşmanı Cengiz gibi barbarlar ile İstanbul’a ışık saçan Fatih çok farklıymış meğer.
Müslüman’ım diyen her insan metodunu komünistler gibi kurtuluşunu ihtilal, terör ve silahta aramamalı, Fazlurrahman; ‘Bu aktivist gruplar zümreleşme, dar kafalı ve hoşgörüsüz olma temayülünü göstermektedir. Hatta onlar komünizme has usulleri almakta ve huzuru ihlal etmektedirler’ der. Yine O; bu tür oluşumların fikren sığ siyasi seviyede diğer menfaat grupları gibi hareket ettiklerinden hareketle İslam’ın bu tür davranışları tasvip etmediğini vurguluyor haklı olarak. Yeniden Tuna boylarında dolaşarak, Nizamı âleme ulaşmak için ilim ve tefekkürü biricik metot olarak kabul etmeliyiz. Batının şimdilerde çekindiği nokta İslam’ın yeniden medeniyet olarak zuhur edebileceği gerçeğidir. Vahşiyat, İslam’la barışık bir kavram olamadığı gibi metodolojisi asla olamaz. Gaye Allahın rızasını kazanmaktır, Allah için İbrahim misali ateşin içerisinde gül olmaktır.
Her devirde tarifi, tanımı yapılmayan kavramlar her zaman başımıza dert açmıştır. Her icat edilen kavram maalesef zihinlerde kuşku meydana getirmeye yol açmaktadır. Kavramlarla oyalanacağımıza İslam’ı asrın idrakine sunacak tarzda insanlığı kucaklamak en akılcı yol olsa gerektir. Böylece vahyin bir korku olmayıp müjdeleyici soluk olduğunun kabulü gerçekleşecektir.
İslam’a gönül verenlerin evvela yaşayışları ile örnek olup, daha sonrada irşat misyonuna soyunmalı. Yaşanmayan bir fikir sloganik olmaktan öte anlam taşımaz çünkü. Hem madem Allah(c.c) bu dini kıyamete kadar koruyacağını vaat etmiş. O halde bu telaş niye. Zira ilk ve ebedi modelin ismidir İslamiyet.
Velhasıl, İslam’ın militana eyleme ihtiyacı yok, her şey sevgi ikliminde.

Hakkında: dedekorkut1

İlginizi Çekebilir

Surelerin Sıralı Olarak Listesi

Surelerin Sıralı Listesi Namaz Surelerinin Sıralanışı Kuranı-ı Kerim’de Fatiha suresinden Nas suresine doğru bir sıralama …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir